Gelin beraber gezelim, seyreyleyelim âlemi

Bırca Belek

Dicle Nehri’nin kıvrıldığı o eski adada, Cizre’nin surları Nuh’un Gemisi gibi dururken, haritanın tam ortasında bir nokta parlıyordu: Birca Belek – Renkli Burç.

Haritayı açarsanız, Şırnak’ın güneyinde, Suriye ve Irak sınırlarının neredeyse kesiştiği yerde, Dicle’nin üç kolu arasında bir ada gibi yükselen kale silsilesini görürsünüz. İç kale’nin en gururlu köşesi, siyah bazalt ile beyaz kireçtaşının sıra sıra dizildiği o köşeli burç. Adı “Belek” – benekli, alacalı, rengârenk. Sanki binlerce yılın fırçası vurmuş duvarlara.

Gutî İmparatorluğu’nun savaşçıları Dicle’yi geçerken burayı ilk surlarla örmüş. Haritada kırmızı çizgiyle işaretlenmiş eski yollar, Mezopotamya’dan Yukarı Anadolu’ya çıkan kervanların durak yeri. Burç, sadece savunma değil; bir yönetim merkeziydi. 365 odasıyla (efsaneye göre her güne bir oda) hükümdar makamı, zindan, medrese ve karargâhı barındırıyordu.

Ehmedê Xanî’nin kaleminden dökülen o ünlü aşk destanı burada can buluyordu. Haritada kalbin kırmızı bir çarpıyla işaretlendiği yer: Mem’in kaldığı oda ve Zin’in gölgesinin düştüğü duvarlar. Birca Belek, Botan Mirliği’nin kalbiydi. Mir Bedirxan Bey’in emirleri burada yankılanır, Kürtçe şiirler, bilim ve müzik bu renkli taşların arasında yeşerirdi. Burç, sadece taş değil; bir hafıza idi.

Osmanlı ile Botan Beyliği arasındaki savaş haritada siyah bir yara gibi durur. Mirlik yıkılınca Birca Belek gasp edildi. 160 yılı aşkın süre askeri kışla, cephanelik, hedef tahtası oldu. Duvarlara mermi izleri, zindana barut kokusu sinmişti. Haritada bu dönem kırmızıdan griye dönen, sonra da askeri yeşille kapatılan bir bölgeydi. Halka kapalı, 2010’a kadar.

Ama haritalar yalan söylemez. Taşlar konuşur.

Genç bir haritacı, adını Rêber koymuşlardı (Kürtçe “yol gösterici”). Cizre’ye dönmüştü. Eski bir defterde, dedesinin çizdiği el haritasını bulmuştu. Haritada Birca Belek’in altında gizli bir tünel ve “Renklerin Koruduğu Sır” yazıyordu.

Bir yaz gecesi, restorasyon çalışmalarının yarım kaldığı dönemde Rêber kale duvarlarına tırmandı. Ay ışığı bazaltı siyaha, kireçtaşını gümüşe boyuyordu. İçeride, Mem û Zîn zindanının yakınında, bir duvarın arkasından hafif bir ışık sızıyordu – eski bir kandil gibi.

Orada, taşların arasında saklı bir odaya ulaştı. Duvarlarda binlerce yılın katmanları: Gutî sembolleri, Sasanî yazıtları, Botan beylerinin armaları ve en üstte, yakın zamanda çizilmiş ama eski usul bir Kürtçe not:

“Burç rengini kaybetse de hafızasını kaybetmez. Bir gün halkı gelip renkleri geri verecek.”

Rêber elini duvara koydu. Soğuk taş ısındı sanki. O anda rüzgâr Dicle’den esti, surların arasında eski dengbej sesleri gibi bir uğultu yükseldi. Sanki Mem ile Zin’in, Bedirxan Bey’in ve binlerce yıllık bekçilerin ruhları bir araya gelmiş, “Hoş geldin” diyordu.

Sabah olduğunda Rêber aşağı indi. Haritasına yeni bir katman ekledi: Birca Belek – Yeniden Canlanan Renkler.

Bugün hâlâ Cizre’de, o renkli burcun önünde durursan, haritayı zihninde aç. Dicle akıyor, surlar Nuh’un Gemisi gibi yükseliyor ve Birca Belek, benek benek parlıyor. Taşlar yaralı ama dimdik. Hikâye bitmedi; sadece yeni bir katmana geçti.

Birca Belek, haritaların en güzel yerinde duruyor: Geçmişle geleceğin kesiştiği, renklerin asla solmadığı noktada.

Tarihi Birca Belek'de bitmeyen restorasyon! – Politika Haber

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir